İran’a ilişkin küresel kuşatma ve yıpratma operasyonu, bölgesel tansiyon üzerinde ciddi dalgalanmalara neden oluyor. Avrupa’nın Rusya korkusu ile İsrail’in İran endişesi, savaş doktrinini meşrulaştıran ve savaşa dair ortak bir algı birlikteliği oluşturan bir zemine dönüşmüş durumda. Filistin gündemini ve İsrail’in uyguladığı barbarlığı bir anda gündemden çıkaran ve unutturan İran merkezli gerilim, Ortadoğu’nun Suriye, Filistin, Lübnan, Libya ve Mısır yorgunluğunun üzerine gelmiştir.
Kaos ve şiddet yorgunu bir coğrafyaya Batı tarafından biçilen rol çoğu zaman istikrarsızlık olmuştur. Ortadoğu ve Kafkasya denkleminde döngüsel istikrarsızlık üretilmek suretiyle hem ABD iç politikasının tahkim edilmeye çalışıldığı hem de Avrupa düzeninin yeni bir savunma disiplinine doğru yönlendirildiği görülmektedir.
Türkiye açısından bakıldığında ise doğumuzun, güneyimizin ve kuzeyimizin yüksek riskli jeopolitik denklemine karşı Kıbrıs, Ege ve Trakya’nın stratejik önemi kritik düzeyde artmış görünmektedir. Böylesine geniş bir risk haritası üzerinde oyun kurmak ve riskleri yönetmek elbette kolay değildir.
Bu nedenle, özellikle İran jeopolitiğiyle birlikte ortaya çıkan gerilim dinamiğini doğru okumak gerekmektedir. İran özelinde tırmandırılan gerilim; Afganistan-Pakistan hattından Katar-Umman-Kuzey Afrika hattına kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni gerilim dalgalarını tetikleyebilecek bir nitelikle yürütülmektedir. Bu karmaşık jeopolitik tabloda Türkiye adeta şimşeklerin yükünü üzerine çeken bir paratoner, depremlerin şiddetini azaltan bir izolatör gibi davranarak hem bölgesel istikrarın korunmasında hem de Avrupa’ya uzanan geniş bir jeopolitiğin güvenliğinde önemli bir rol oynamaktadır.
Tüm bu gerilim hatlarının merkezinde ise Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın özel bir konuma sahip olduğu görülmektedir.
Kıbrıs açıklarındaki askerî yoğunluk artık dikkat çekici bir seviyeye ulaşmıştır. Yedi’den fazla ülke (ABD, Fransa, İngiltere, Yunanistan, İtalya, İspanya, Almanya vb.) Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve çevresine uçak gemileri, fırkateynler, helikopterler, İHA savunma sistemleri ve savaş uçakları sevk etmiştir. Bu durum sıradan bir güvenlik tedbiri olarak değerlendirilemez. Avrupa ve Batı savunma kapasitesinin bu ölçekteki varlığı, özellikle Kıbrıs meselesinde GKRY’yi maksimalist talepler konusunda daha cesaretlendirebilecek hatta şımartabilecek bir ortam oluşturma potansiyeline sahiptir.
Tüm dünya İran coğrafyasına odaklanmışken Kıbrıs’ın çevrelenmesi ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin deniz yetki alanlarının daraltılmasını akla düşüren bu askerî yığılma dikkatle değerlendirilmelidir. Türkiye’nin içine çekilebileceği bir savunma veya taarruz ortamında, Kıbrıs çevresinde 12 mil dayatması ve askerî gemilerin yanında sondaj gemilerinin yer alacağı bir enerji hamlesiyle yeni fiilî durumların oluşturulması riski her zaman mevcuttur.
Bu süreçte Kıbrıs ve özellikle Trakya’nın, Rum kesiminin iştahını kabartan ve savaş bahanesiyle fiilî durumlar inşa etmek isteyebilecek girişimlere konu edilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle Kıbrıs meselesi ve Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki varlığı yalnızca bir dış politika başlığı değil, aynı zamanda Türkiye’nin geniş jeopolitik güvenlik mimarisinin temel unsurlarından biridir. KKTC’nin Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya için oluşturduğu güvenlik pozisyonu artık daha ileri bir stratejik tasarım ve statüyü gerektirmektedir.
Türkiye’nin millî güvenlik hassasiyetleri yalnızca Türkiye için değil, çevresindeki geniş coğrafya için de yön gösterici ve istikamet tayin edici bir nitelik taşımaktadır. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti stratejik açıdan bir zorunluluk, tarihsel açıdan ise vazgeçilmez bir gerçekliktir.
Bugün İran ve Ortadoğu merkezli gerilim, Kıbrıs meselesine dün olduğundan çok daha fazla odaklanmayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü Kıbrıs, Türkiye için artık yalnızca evlat hükmünde bir “Yavru Vatan” değildir. Kültürel bağların ve turizm ilişkilerinin çok ötesinde, tarihsel ve jeopolitik bir derinlikle yoğrulmuş bir “Ada Vatan”dır.
Kıbrıs artık sadece bir ada değil, Ada Vatanımızdır.

