Ülke gündemi son dönemde giderek sertleşen ve toplumun siyasetle kurduğu güven ilişkisini zorlayan bir hâl aldı.

Ana muhalefet ekseninde yerel yönetimlere ilişkin yolsuzluk ve usulsüzlük soruşturmalarının ardından, bu kez iktidar çevresinden bazı isimlerin de tartışmaya dâhil olduğu fon ve sermaye piyasası hadiselerinin gündemin merkezine yerleşmesi, meseleyi yalnızca hukukun veya ekonominin konusu olmaktan çıkarmaktadır.

Türkiye bugün aynı zamanda önemli bir siyaset etiği ve kamusal güven sınamasıyla karşı karşıyadır.

Siyaseti gündelik hayatının neredeyse ayrılmaz bir parçası hâline getirmiş bu toplumun terazisinde; suça dair olanla ahlaken yanlış olanın, hukuki olanla etik olanın, İslami olanla insani olanın birbirine karıştığı zor bir dönemden geçiyoruz.

Bu nedenle toplum artık yalnızca “Ne oldu?” sorusunun değil, “Ne olacak?” ve daha önemlisi “Ne olması gerekir?” sorusunun da cevabını arıyor.

Türkiye’nin uzun süreli ve kesintisiz bir iktidar tecrübesinin içerisinde oluşmuş yaşanmışlıkların, yakınlıkların, rekabetlerin, güç mücadelelerinin, etkinlik yarışlarının ve zaman zaman lidere yakınlık üzerinden üretilen siyasi ve toplumsal kabul mekanizmalarının son hadiselerle birlikte daha görünür hâle geldiği açıktır.

Muhalefet açısından bakıldığında ise uzun yıllardır merkezi iktidardan uzak kalmanın muhasebesinin yeterince doğru yapılamadığı, seçmenin özellikle yerel yönetimler üzerinden açtığı siyasi kredinin son dönemde kamuoyuna yansıyan yolsuzluk ve usulsüzlük soruşturmaları nedeniyle ciddi biçimde tartışmaya açıldığı görülmektedir.

Ancak bugün mesele yalnızca iktidar-muhalefet karşılaştırmasına indirgenemeyecek kadar önemlidir.

Türkiye’nin önünde bundan daha temel bir soru bulunmaktadır:

Siyaset ile para arasındaki ilişkinin meşru sınırı nedir?

Sermaye piyasalarında manipülasyon, içeriden bilgi edinme, bilgi asimetrisi veya olağan dışı kazanç ihtimali zaten başlı başına ciddi meselelerdir. Fakat bunların siyasal nüfuz, kamusal temsil gücü, karar mekanizmalarına erişim veya siyasi yakınlıklarla birleştiğine dair bir kuşku oluştuğu anda mesele artık yalnızca finansal sistemin güvenliği olmaktan çıkar.

Bu noktadan sonra karşımıza aynı zamanda bir siyasal temsil güvenliği problemi çıkar.

Çünkü toplum açısından soru yalnızca “Kim ne kadar kazandı?” değildir.

Gelişmiş demokrasilerde bu tür şüphelerin önüne geçilmesini sağlayan temel unsur, kişisel erdem söylemlerinden ziyade işleyen kurumsal denetim mekanizmalarıdır. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Rekabet Kurumu ve adli mercilerin tam bağımsızlık ve mutlak şeffaflık ilkesiyle hareket etmesi, yalnızca finansal piyasaların aktörlerini değil, doğrudan devletin kurumlarına olan güveni de koruma altına alacaktır.

Asıl soru şudur:

Bu kazanç hangi imkânla, hangi bilgiyle, hangi ilişki ağı içerisinde ve hangi şartlarda ortaya çıktı?

Bugün fonlar, hisse işlemleri ve para hareketleri etrafında oluşan tartışmaların da bu sebeple kişilere indirgenmeden, bütün ilişki ağıyla birlikte ele alınması gerekir.

Tablonun tamamını görmeden, finansal ve kurumsal ilişkileri bütünüyle anlamadan, kamuoyuna yansıyan isimleri tek başına suçlu ilan etmek ne hukuken ne de ahlaken doğru olacaktır.

Hukukun temel ilkesi açıktır: Suçluluk ancak hukuk tarafından tespit edilir.

Fakat siyasetin hukukla aynı yerde başlayıp aynı yerde bitmediğini de kabul etmek gerekir.

Ceza sorumluluğunun bulunmaması, her zaman siyasi ve ahlaki sorumluluğun bulunmadığı anlamına gelmez.

Siyasetçinin sorumluluğu yalnızca ceza kanunlarına uygun davranmaktan ibaret değildir. Siyasetçi aynı zamanda temsil ettiği kuruma, seçmene, kamu vicdanına ve kendisine emanet edilmiş siyasi itibara karşı da sorumludur.

Bu nedenle bugün Türkiye’de tartışılması gereken temel meselelerden biri, hukuki soruşturmalar kadar siyasetin kendi etik mekanizmalarının nasıl çalışacağıdır.

Nitekim Türkiye’de yıllardır tartışılan ancak bir türlü nihai yasal çerçeveye kavuşturulamayan ‘Siyasi Etik Kanunu’ ihtiyacı, bu tür kriz dönemlerinde kendisini çok daha belirgin biçimde hissettirmektedir. Siyasetçilerin, kamu bürokratlarının ve birinci derece yakınlarının mal varlığı beyanları ile finansal hareketlerinin açık ve denetlenebilir standartlara bağlanması, kurumsal yozlaşmaya karşı en somut kalkan olacaktır.

Adalet mekanizmasının son dönemde mali suçlardan organize suçlara, kamu kaynaklarının kullanımından sermaye piyasalarına kadar geniş bir alanda daha görünür, yoğun ve hızlı bir şekilde çalıştığı görülmektedir.

Latince meşhur ifadeyle:

“Fiat justitia, ruat caelum.”

Yani:

“Gökyüzü çökse bile adalet yerini bulsun.”

Bu anlayış, kimden gelirse gelsin hukuka aykırılık iddialarının araştırılması bakımından değerlidir.

Ancak hızlanan hukuk mekanizmasının yanında siyaset kurumunun da kendi ahlaki muhasebesini aynı ciddiyetle yapması gerekir.

Yerel yönetimlere ilişkin ciddi yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarıyla karşı karşıya bulunan muhalefet açısından geçerli olması gereken etik standart ile fon ve hisse işlemleri tartışmalarında adı geçen iktidara mensup veya iktidara yakın isimler açısından geçerli olması gereken standart birbirinden farklı olamaz. Hukukun konusu ve süreci farklı, etik değerlerin konusu ve süreci farklıdır.

Hukuk’un işleyişi olaya ve vakaya göre değişebilir ancak siyasi ahlak herkes için aynı ve eşit ideallerle gerçekleşmelidir.

Hukukun karar ve ceza mekanizmalarını, siyasal etik ’in ilkeleri ile karıştırmamak gerekir.

Fon tartışmalarında dikkat çekici hususlardan biri de aynı siyasi çevre içerisinde bazı isimlerin olağanüstü kazanç iddialarıyla gündeme gelirken bazılarının aynı sistem içerisinde zarar eden veya mağdur olduğunu açıklayan taraflar olarak görünmesidir.

Bu durum meseleyi basit bir siyasi suçlamanın ötesine taşımaktadır.

Asıl cevaplanması gereken sorular şunlardır:

Bu finansal yapı nasıl ortaya çıktı?

Fonlar ve şirketler arasındaki ilişkiler nasıl kuruldu?

Büyük yatırımcılar ve kurumsal yapılar neden bu alanlara yöneldi?

Olağan piyasa davranışlarıyla açıklanması güç görünen kazançların veya kayıpların arkasında nasıl bir mekanizma bulunmaktadır?

Siyasi veya bürokratik yakınlıkların bu süreçlerde herhangi bir etkisi olmuş mudur?

Varsa bu etki hangi düzeydedir?

Yoksa bunun da şeffaf biçimde ortaya konulması gerekmez mi?

Bütün bunlar Türkiye’nin yalnızca bugünü açısından değil, gelecekte siyaset-sermaye ilişkisinin nasıl kurulacağı açısından da cevaplanması gereken sorulardır.

Çünkü güven, birçok şeyin olduğu gibi demokrasinin de görünmeyen sermayesidir.

Siyaset kurumunun itibarı bir kez zedelendiğinde bundan yalnızca bir parti veya bir kişi zarar görmez. Devlet kurumları, piyasa, siyasal temsil ve nihayetinde demokrasi zarar görür.

AK Parti açısından mesele ayrıca önemlidir.

Çeyrek asırlık siyasi birikim ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun yıllara yayılan liderliği arasındaki karşılıklı sinerjik ilişki, Türk siyasi hayatının en belirleyici gerçeklerinden biri olmuştur.

Bu siyasi birikimin geleceğe taşınabilmesi ise yalnızca seçim kazanmakla değil, toplumun adalet ve hakkaniyet duygusunu koruyabilmekle mümkün olmuştur.

AK Parti’yi yıllardır bir siyasi parti olmanın ötesinde bir çözüm merkezi, güçlü bir çatı ve siyasi bir yuva olarak gören geniş bir seçmen kitlesi bulunmaktadır.

Bu nedenle yaşanan tartışmalardan AK Parti’nin şeffaflığı, adaleti ve siyasi ahlakı güçlendirerek çıkması, öncelikle kendi siyasi geleceği bakımından önemlidir.

Bugün partiye yönelik eleştirilerin önemli bir bölümünün merkezinde de esasen şu kaygı bulunmaktadır:

AK Parti bir zenginler ve siyasal elitler kulübüne dönüşmemelidir.

AK Parti’nin kuruluşundan itibaren siyaset sosyolojisinin önemli bir bölümünü orta sınıflar, çevreden merkeze ulaşmaya çalışan toplumsal kesimler, mağdurlar, dezavantajlı gruplar ve kendisini mevcut siyasal elitlerin dışında hisseden insanlar oluşturmuştur.

Bu toplumsal bağın zayıflaması, AK Parti açısından herhangi bir seçim sonucundan çok daha önemli bir meseledir.

Özellikle “şeffaflık”, “adalet” ve “liyakat” beklentisi yüksek olan genç seçmen kitleleri nezdinde ve muhafazakar seçmen tabanı üzerinde bu tür tartışmaların meydana getirdiği tahribat çok daha derindir. Adalet duygusu örselenmiş bir gençlik ile geleceğin siyasal vizyonunu inşâ etmek son derece güçleşecektir.

Bu nedenle artık yalnızca isim ve görev değişikliklerinden daha fazlasına ihtiyaç olabilir.

Yıpranmış ilişki biçimlerinin, siyasi yakınlığı kişisel imtiyaza dönüştüren anlayışların, liderin siyasi gölgesinden beslenmeyi milletin gönlünü kazanmaya tercih eden siyaset alışkanlıklarının ve buna eşlik eden bürokratik konfor alanlarının geride bırakılması gerekir.

Siyaset, sadece lidere yakın olmakla değil öncelikli olarak millete yakın ve “davaya” layık olmakla anlam kazanır.

Kamu görevi ise servet üretmenin değil, sorumluluk üstlenmenin aracıdır.

AK Parti’nin önündeki fırsat da tam burada bulunmaktadır.

Ya mevcut tartışmalar yalnızca kişiler üzerinden yönetilecek, zaman içerisinde unutulması beklenecek ve sistem aynı alışkanlıklarla yoluna devam edecektir;

ya da bu kriz, daha büyük bir siyasi yenilenmenin başlangıcına dönüştürülecektir.

İkinci yol yalnızca bazı isimlerin değişmesini değil, siyaset yapma biçiminin, temsil ahlakının, kamu görevine bakışın ve siyaset-sermaye ilişkisinin yeniden tanımlanmasını gerektirir.

Eğer mevcut yapı kendi içerisindeki yıpranmış ilişkileri, alışkanlıkları ve yükleri yenilenme yoluyla geride bırakabiliyorsa bu, AK Parti açısından yeni bir siyasi başlangıcın zemini olabilecektir.

Şayet bu yüklerden kurumsal yenilenme yoluyla kurtulmak mümkün olmayacaksa, o zaman çok daha köklü bir siyasi yeniden yapılanmanın tartışılması da şaşırtıcı olmayacaktır.

Burada asıl korunması gereken şey bir tabela, bir kadro veya belirli kişiler değildir.

Korunması gereken, toplumla kurulmuş siyasi bağ ve bu bağın dayandığı adalet, güven ve temsil duygusudur.

Türkiye Yüzyılı iddiasının siyasal anlamı da burada güçlü bir şekilde ortaya çıkabilecektir.

Yeni yüzyıl yalnızca yeni yollar, yeni teknolojiler, yeni savunma sistemleri veya büyük ekonomik hedeflerle kurulamaz.

Yeni yüzyıl aynı zamanda çağın krizlerine ve insani kışkırtmalarına daha dirençli yeni bir siyaset ahlakı da gerektirir.

Siyasetin para karşısındaki mesafesini, kamu görevinin şahsi servet karşısındaki sınırını ve siyasi temsilin ahlaki sorumluluğunu yeniden tarif edebildiğimiz ölçüde Türkiye’nin geleceğine dair daha güçlü bir hikâye yazabiliriz.

Nihayetinde devlet yönetmek, yalnızca anayasal bir yetki kullanımı değil; kamu vicdanına, millete ve Tarih’e karşı üstlenilmiş ağır bir emanettir. Kamu kaynağının ve devlet imkânlarının haksız kazanca, ayrıcalığa veya kurumsal yozlaşmaya konu edilmesi sadece dünyevi kanunların sınırlarıyla bitmez. Bu tablo, toplumsal vicdanda bağışlanmaz bir yara açtığı gibi, maşeri vicdanda ve huzur-u ilahide de mutlaka karşılığını bulacak bir adalet sınamasıdır.

Bu şuur ve tarihi sorumlulukla hareket etmek; kurumsal itibarı, kamu adaletini ve milletin güvenini her türlü şahsi ve ikbal kaygısının üstünde tutmak, herkesten önce siyasetçilerin ve idarecilerin asli vazifesidir.

Çünkü nihayetinde mesele yalnızca bugün tartışılan bir fon meselesi değildir.

Mesele siyasettir.

Mesele güvendir.

Mesele istikbaldir.

Ve en önemlisi;

mesele Türkiye’dir.

can ozan tuncer