Kavramlar, Siyaset ve Bir Toplumu Mahkûm Etmemek Üzerine

“Toplumsal çürüme” veya “sosyal çürüme” kavramları, Türkiye’nin güncel gündeminde hararetle tartışılıyor.

Lakin unutmamak gerekir ki kavramlarla inşa edilen dünyalar, yine aynı kavramlarla yıkılabilme kudretinden muaf değildir. Özellikle topluma ilişkin kullanılan kavramlar, yalnızca mevcut durumu tarif etmekle kalmaz; toplumun kendisine, değerlerine ve geleceğine ilişkin bir algı da oluşturur.

Son dönemde yaşanan fon krizi üzerine Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın yayımladığı ve toplumsal çürümeye dikkat çeken açıklama, vakfın toplumsal ve manevi hayattaki özgül ağırlığının da etkisiyle geniş bir tartışmaya dönüştü.

Elbette vakfın açıklaması, taşıdığı ahlaki hassasiyet ve toplumsal sorumluluk bakımından önemlidir. Ancak bu özgül ağırlık, yapılan açıklamanın eleştirilmesini veya kullanılan kavramların sorgulanmasını engellememelidir. Bir görüşün toplumsal itibarı ne kadar yüksek olursa olsun, o görüşü tartışmak ve gerektiğinde itiraz etmek de aynı ölçüde meşrudur.

Aslında bu tartışma yeni değil.

Yıllar önce bir sokak röportajında, sonradan akademisyen olduğunu öğrendiğimiz Zeliha Bürtek’in “Türkiye’de sosyal çürüme var, dönüşü olmayan bir yerdeyiz.” sözleri geniş yankı uyandırmıştı. Bürtek, daha sonra bu konudaki düşüncelerini Sosyal Çürüme isimli bir kitapta da ele aldı.

O gün de bugün de üzerinde düşünmemiz gereken mesele aynı: Toplumda yaşanan ahlaki bozulmaları tespit etmekle, toplumun tamamını çürümüş olarak nitelendirmek aynı şey midir?

Dünyadaki genel gidişat, ahlaki değerlerin aşınması, teknolojinin insan ve toplum üzerindeki etkileri, gelir ve güç ilişkilerinin değişmesi gibi pek çok sorunla karşı karşıyayız. Fon krizi de bu tartışmaları daha görünür kıldı.

Tam da böyle bir dönemde Süleyman Soylu’nun, toplumsal çürüme değerlendirmelerine yönelik açıklaması, siyaset cephesinden gelen farklı bir itiraz olarak gündeme taşındı.

Soylu’nun sözlerinin Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın açıklamasına karşı bir tepki olarak yorumlanması, tartışmayı kısa sürede takdir ve tenkit arasında yeni bir siyasi cepheleşmeye dönüştürdü.

Akif Beki ise “Soylu’yu dinlemeyin Bilal Erdoğan’ı dinleyin” başlıklı yazısında, İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Bilal Erdoğan’ın konuşmasından yaptığı alıntıyla iki isim arasında fikrî bir karşıtlık kurdu.

Bilal Erdoğan’ın Türkiye’de ve dünyada yaşanan çürümüşlükten söz etmesini, Soylu’nun açıklamasından farklı bir yaklaşım olarak değerlendirdi.

Oysa açıklamaların yalnızca belirli cümlelerine değil, bütününe baktığımızda meselenin özüne ilişkin bu kadar keskin bir karşıtlık kurmak kolay değildir.

Bilal Erdoğan’ın toplumsal hayattaki ahlaki bozulmalara dikkat çekmesi ile Süleyman Soylu’nun bu bozulmaların toplumun tamamına mal edilmesine itiraz etmesi, mutlaka birbirini dışlayan iki yaklaşım olmak zorunda değildir.

Nitekim Soylu’nun açıklamasında yer alan “Yanlışları elbette tenkit edeceğiz.” ifadesini göz ardı edemeyiz. Bu cümlenin devamında, yanlışların genele teşmil edilerek bütün toplumun mahkûm edilmesinin doğuracağı tahribata dikkat çekiliyor.

Bu yaklaşımı, sorunları inkâr etmek yerine, sorunların bütün topluma mal edilmesine yöneltilmiş bir itiraz olarak okumak da mümkündür.

Burada asıl tartışılması gereken mesele, toplumsal yozlaşma ile toplumsal çürüme arasındaki farktır.

Yozlaşma, bireylerin, kurumların ve toplumsal ilişkilerin değerlerinden, ilkelerinden ve ahlaki ölçülerinden uzaklaşmasını ifade eder. Çürüme ise çok daha ağır bir kavramdır. Toplumu bir arada tutan bağların, kurumlara duyulan güvenin ve ortak değerlerin derinden aşınmasını çağrıştırır.

Bir toplumda yolsuzluk, haksızlık, kayırmacılık, şiddet veya ahlaki zaafların bulunması, o toplumun bütünüyle çürüdüğü anlamına gelmez. Ancak bu yanlışların yaygınlaşması, olağan karşılanması ve onları düzeltecek mekanizmaların etkisizleşmesi çok daha ciddi bir toplumsal çözülme sorununa işaret edebilir.

Dolayısıyla yozlaşma ile çürüme arasında yalnızca kelime farkı değil, kapsam ve anlam bakımından da önemli bir ayrım vardır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste romanında dile getirdiği o çarpıcı ifade bu noktada hatırlanmaya değerdir:

“Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”

Evet, insan bozulabilir. Ahlaki değerler aşınabilir, güç ve servet insanı değiştirebilir. Nitekim insanlık tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur.

Lord Acton’un meşhur sözü de tam burada anlam kazanıyor:

“İktidar yozlaştırma eğilimindedir; mutlak iktidar mutlak biçimde yozlaştırır.”

Gücün ve iktidarın bulunduğu her yerde yozlaşma riski vardır. Bu risk yalnızca siyasette değil, ekonomide, bürokraside, sivil toplumda ve hatta dini yapılarda da ortaya çıkabilir. Gücün denetimden uzaklaşması, hesap verebilirliğin zayıflaması ve ahlaki sınırların belirsizleşmesi bu riski artırır.

Dolayısıyla yozlaşmanın varlığını kabul etmek, toplumsal gerçeklikle yüzleşmenin bir gereğidir. Ancak bu yüzleşmeyi toplumun tamamı hakkında verilmiş kesin bir çürüme hükmüne dönüştürmek, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir meseledir.

Akif Beki’nin yazısında dikkat çeken bir başka husus ise Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in 1997 yılında yaptığı konuşmadan aktardığı sözlerdir.

Aliya’nın Batı’nın çürümüş olmadığını, güçlü, örgütlü ve eğitimli olduğunu vurgulayan sözlerini, konuşmanın yapıldığı dönemin siyasi ve tarihsel şartlarından bağımsız değerlendirmemek gerekir.

Sovyet sisteminin çöküşünün ardından, Bosna halkının yaşadığı büyük acıların henüz çok taze olduğu bir dönemde Aliya, İslam dünyasının kendi eksikliklerini Batı’yı küçümseyerek açıklamasına karşı çıkıyordu.

Batı’nın eğitim, örgütlenme, sosyal koruma ve kurumsal kapasite alanlarındaki üstünlüklerine dikkat çekiyor; güzel yalanlarla avunmak yerine acı gerçeklerle yüzleşmenin önemini vurguluyordu.

Ancak bu sözlerden Batı’nın bütün ahlaki, siyasi ve toplumsal uygulamalarının onaylandığı sonucunu çıkaramayız. Aliya’nın o gün Batı’nın güçlü yönlerini teslim etmesi, bugün Batı toplumlarında yaşanan sorunların eleştirilemeyeceği anlamına da gelmez.

Kaldı ki aradan geçen yaklaşık otuz yılda dünya büyük bir dönüşüm geçirdi.

Tartışmaya dönecek olursak, Süleyman Soylu’nun açıklamasının üzerinde durulması gereken tarafı, yalnızca Batı ve Türkiye arasında yaptığı karşılaştırma değildir. Bu karşılaştırmanın kesinliği ayrıca tartışılabilir. Ancak açıklamasının bütününe bakıldığında, toplumun manevi değerlerini ve ortak aidiyetlerini öne çıkararak bütüncül bir çürüme hükmüne itiraz ettiği görülüyor.

Burada dikkat çekici olan bir diğer husus da Soylu’nun, günümüzde toplumsal ve manevi ağırlığı yüksek bir vakfın açıklamasıyla ilişkilendirilen tartışmaya, alışık olmadığımız ölçüde açık bir itiraz yöneltmesidir.

Bu itirazın doğruluğu veya eksikliği elbette tartışılabilir. Ancak bir siyasetçinin, toplumsal itibarı yüksek bir kurumun değerlendirmesine karşı farklı bir görüş dile getirmesi de demokratik tartışma hayatının doğal bir parçasıdır.

Soylu’nun açıklamasını bu yönüyle, toplumsal çürüme teşhisinin karşısına toplumun değerlerini, dayanıklılığını ve kendisini yenileyebilme kapasitesini koyan bir yaklaşım olarak değerlendirmek mümkündür.

Çünkü toplumların yalnızca yanlışları değil, o yanlışlara karşı geliştirdikleri ahlaki ve vicdani tepkileri de vardır.

Bir toplumun içinde kötülük bulunması başka, o toplumun kötülüğe itiraz edebilme kabiliyetini kaybetmesi başkadır.

Toplumun çürüdüğünü söylemekle, toplumdaki yozlaşmaya karşı mücadele etmek aynı şey değildir.

Üstelik fon krizini, belediyelere ilişkin yolsuzluk iddialarını, kamu kaynaklarının kullanımındaki sorunları, dijital bağımlılıkları ve toplumsal şiddeti birlikte ele aldığımızda karşımıza ciddi bir sorunlar bütünü çıkıyor.

Teknolojinin gündelik hayatı kuşattığı, sosyal medyanın gerçeklikle algı arasındaki sınırları bulanıklaştırdığı, hızın ve görünürlüğün giderek değerlerin önüne geçtiği bir dünyada yaşıyoruz.

Böyle bir dünyadan yozlaşma da çıkar, yıpranma da çıkar, toplumsal çözülme de. Ancak bunların hangisinin hangi ölçüde yaşandığını ortaya koymadan bütün topluma ilişkin kesin hükümler vermek, sorunların çözümüne her zaman katkı sağlamayabilir.

Kavramlar önemlidir. Çünkü yanlış kullanılan kavramlar, yanlış teşhisler doğurabilir. Yanlış teşhisler ise çözmemiz gereken meseleleri daha da karmaşık hâle getirebilir.

Toplumların kendileri hakkında kurdukları dil, en az karşı karşıya oldukları sorunlar kadar önemlidir.

Bu nedenle mesele, toplumsal bozulmaları görmezden gelmek veya yanlışları küçümsemek değildir. Mesele, yanlışları hangi kavramlarla tarif ettiğimiz, sorumluluğu kimlere yüklediğimiz ve toplumun tamamına nasıl bir gelecek tasavvuru sunduğumuzdur.

Vakıfların, aydınların, akademisyenlerin ve siyasetçilerin bu konularda söz söylemeleri kadar, birbirlerinin değerlendirmelerine itiraz edebilmeleri de önemlidir.

Hiçbir kurumun toplumsal itibarı, hiçbir siyasetçinin makamı ve hiçbir yazarın kanaati eleştiriden muaf değildir.

Nihayetinde kötülüğü teşhis etmek kadar, iyiliği ayakta tutmak ve topluma kendisini onarabilme iradesi kazandırmak da ortak sorumluluğumuzdur.

Toplumdaki yozlaşmayla mücadele etmek başka, toplumu topyekûn çürümüş ilan etmek başkadır.

Mesele, bir toplumu kavramlarla mahkûm etmek değil; doğru kavramlar, adil ilkeler ve güçlü bir ahlaki sorumlulukla o toplumun geleceğine katkı sunabilmektir.

can ozan tuncer