Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, 90. yaş gününden iki gün önce aramızdan ayrıldı. Dünyaya geldiği gün, 4 Ekim’de, son yolculuğuna uğurlanacak. Hayatın kurduğu bu sessiz simetri bir döngünün kapandığını düşündürüyor. Fakat arkasında bıraktığı meseleler kapanmış değil. Belki de hiçbir dönemde bugünkü kadar güncel olmadılar.

Kuçuradi, felsefeyi akademinin sınırları içinde tutmayan bir düşünce insanıydı. Türkiye Felsefe Kurumu başkanlığını, UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü’ndeki çalışmalarını ve uluslararası felsefe camiasındaki görevlerini, felsefeyi kamusal hayatın içine taşımanın araçlarına dönüştürdü.

Dili kolay bir dil değildi. Kavramlara titizlikle yaklaşır, okurundan da aynı zihinsel emeği beklerdi. Son yıllarda sosyal medyaya yansıyan görece yalın konuşmalarıyla akademi ve düşünce dünyasının ötesinde bir ilgiyi kazanma fırsatı da buldu. Belki de bıraktığı en kalıcı derslerden biri ise:

Düşünmenin emek istediğiydi…

İnsanı, insanın değerini, etiği ve insan haklarını düşüncesinin merkezine yerleştirdi. Aynı zamanda algoritmik üretimin henüz gündelik düşünce hayatını belirlemediği bir çağın büyük düşünürlerinden biriydi. O dünyada insan okumak, tartışmak, yanılmak, sorgulamak ve düşünmek zorundaydı.

İoanna Kuçuradi — YouTube’da izle

Bugün ise başka bir eşiğin önündeyiz.

İnsana özgü saydığımız pek çok bilişsel işlevi olağanüstü bir hızla taklit edebilen yapay zekâ sistemlerinin çağına girdik. Bilgiye ulaşmak, metin üretmek, fikir geliştirmek, analiz yapmak, hatta tartışmak giderek kolaylaşıyor.

Bu kolaylık büyük imkânlar sunuyor.

Fakat aynı kolaylık, insanın düşünme kaslarını zayıflatma riskini de beraberinde getiriyor.

Kuçuradi’nin felsefesi tam bu eşikte yeniden önem kazanıyor.

Kuçuradi; değer biçme, değer atfetme ve doğru değerlendirme arasında önemli bir ayrım yapıyor. Değer biçmede hazır değer yargıları, değer atfetmede kişinin kendi ilgileri ve ilişkileri belirleyicidir. Doğru değerlendirme ise değerlendirilen şeyin bilgisini edinmeyi, onu anlamayı ve değerini görebilmeyi gerektirir.

Bugün yapay zekâ sistemleri saniyeler içerisinde akıcı, tutarlı ve son derece ikna edici sayısız yargı üretebiliyor. Fakat bir insanın, bir kararın, bir eylemin ya da bir durumun insan açısından ne anlama geldiğini bilerek değerlendirme sorumluluğu insanda kalmak zorunda.

Kuçuradi’nin etiği hazır kurallar listesi olarak değil, bir bilgi alanı olarak ele alan yaklaşımı tam da burada yeni bir anlam kazanıyor.

Çünkü düşünmeyi devreden insan, zamanla değerlendirme sorumluluğunu da devredebilir.

Mesele artık yalnızca makinelerin ne kadar düşünebildiği değildir.

Asıl mesele, insanın düşünmeye ne kadar devam edeceğidir.

Düşünmenin giderek teknolojiye devredildiği bir dünyada insanın kendi fikriyle, iradesiyle ve muhakemesiyle insan kalabilmesi başlı başına bir mücadele alanına dönüşebilir.

Önümüzdeki çağın temel sorusu bu yüzden yalnızca “insan olmanın felsefesi” değil, aynı zamanda “insan kalabilmenin felsefesi” olacaktır.

Teknolojiyi reddetmeden fakat ona zihinsel teslimiyet göstermeden yeni bir ilişki kurmak zorundayız.

Yapay zekânın en büyük riski, insandan daha fazla bilgi işlemesi değil, insanın kendi zihinsel emeğinden vazgeçerek düşünme sorumluluğunu yavaş yavaş makinelere bırakmasıdır.

Çünkü bilgiye erişmek ile bilmek, bilmek ile anlamak, anlamak ile değerlendirmek aynı şey değildir.

İnsan zihninin asıl gücü yalnızca cevap üretmesinde değil; soru sormasında, anlam kurmasında, değer biçmesinde, tereddüt etmesinde, vicdan geliştirmesinde ve sorumluluk üstlenmesindedir. Yapay zekâ çağında korunması gereken alan tam da burasıdır.

Bu nedenle felsefeye bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Makineleşmemek için…

Dijital kolaylığın zihinsel tembelliğe dönüşmesini engellemek için…

Teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanırken onun esiri olmamak için…

Ve en önemlisi, insanın kendi aklı üzerindeki egemenliğini koruyabilmesi için.

Türkiye’nin bu tartışmaya sunabileceği önemli ve zengin bir düşünce mirası da var. Aklıma gelen takip ettiğim isimlerden bazıları:

Nurettin Topçu’nun irade, ahlak ve sorumluluk düşüncesi; Teoman Duralı’nın insan, medeniyet ve modern dünya okumaları; İhsan Fazlıoğlu’nun bilgi, bilim, akıl ve anlam arasındaki ilişkiye dair çalışmaları, insanın yalnızca bilgi işleyen değil, bildiğinin anlamını kuran ve onun sorumluluğunu taşıyan bir varlık olduğunu hatırlatıyor.

Cemil Meriç’in kültürel hafıza, kavramlar ve düşünce bağımsızlığı üzerindeki ısrarı; Şerif Mardin’in insanı toplumun, kültürün, kurumların ve anlam dünyalarının içinde kavrayan yaklaşımı; Alev Alatlı’nın modernite ve epistemoloji eleştirileri ve İoanna Kuçuradi’nin insanın değeri, etik ve insan hakları üzerine kurduğu felsefi çerçeve ise meselenin başka cephelerini açıyor.

Bu isimler aynı düşünce geleneğinin temsilcileri değiller. Hatta dünyaya, insana, topluma ve modernliğe ilişkin birçok meselede aynı noktada durduklarını ve aynı yerden baktıklarını da söyleyemeyiz.

Fakat tam da bu farklılıkların içinde bugün ortak bir soruyu yeniden önümüze getiriyorlar:

İnsanı insan yapan nedir ve bunu nasıl koruyacağız?

Topçu bize iradeyi, Duralı medeniyeti, Fazlıoğlu bilmeyi ve anlamayı, Meriç zihinsel bağımsızlığı, Mardin insanın toplumsal ve kültürel bağlamını, Alatlı düşünce kalıplarını sorgulamayı, Kuçuradi ise değeri ve doğru değerlendirmeyi yeniden düşünmek için imkân sunuyor.

Bütün bu birikim, yapay zekâ çağında insanı yalnızca biyolojik bir varlık ya da hesaplama yapan bir zihin olarak değil; iradesi, hafızası, kültürü, anlam dünyası, ahlakı, değeri ve sorumluluğu olan bir varlık olarak yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

Teknolojinin insanı bir veri kümesine, kullanıcı profiline, tüketim alışkanlığına, pazar hedefine ya da verimlilik ölçüsüne indirgemeye giderek daha yatkın olduğu bir çağda bu düşünce mirası her zamankinden daha kıymetli.

Yapılması gereken, bu isimleri yalnızca anmak ya da eserlerini geçmişin kültürel mirası olarak muhafaza etmek değildir.

Asıl görev, açtıkları düşünce yollarından hareketle iradeyi, ahlakı, bilgiyi, anlamı, kültürü, toplumu ve insanın değerini birlikte koruyabilecek yeni bir insan merkezli düşünce zemini inşa edebilmektir.

Teknolojinin kuşatamayacağı son alan belki de insanın zihninde değil, kendi zihni üzerinde söz sahibi olma iradesinde saklıdır.

Çünkü insanın düşünme yeteneğini kaybetmesi için makinelerin insan gibi düşünmeye başlaması gerekmiyor.

İnsanın, kendi adına düşünme sorumluluğundan vazgeçmesi yeterli olabilir.

Yapay zekâ çağında felsefenin görevi artık yalnızca “İnsan nedir?” sorusuna cevap aramak olmayacak.

Çağımızı anlamaya çalışırken, çok daha hayati bir soruyla karşı karşıyayız:

İnsan, insan olarak nasıl kalacaktır?

İoanna Kuçuradi’nin ardından üzerinde en çok düşünmemiz gereken soru belki de budur.

Son söz olarak:

Felsefeye beşerî, kamusal ve kurumsal yatırım yapan; düşünmeyi eğitimin, kültürün, siyasetin, teknolojinin ve gündelik hayatın merkezinde güçlü biçimde tutabilen toplumlar, geleceğe yapılabilecek en büyük yatırımlardan birini gerçekleştirmiş olacaklardır.

İoanna Kuçuradi — YouTube’da izle

can ozan tuncer