Enformasyonel Suikastten Hakikat Savunmasına!
28 Mart tarihinde vekalet savaşlarının enformasyon ayağı, tescilli Türk ve Türkiye düşmanı Michael Rubin, istikrarsızlaştırma üzerine bir yazı kaleme alarak kötü niyetli bir şeyler yapmaya çalıştı. Yazıda, Türkiye’nin önemli ve etkili siyasi-bürokratik aktörlerinin ve aile üyelerinin şiddet yoluyla tasfiyesini içeren bir “akla düşürme” yöntemi benimsenmiş. İsrail’in baş şiddet aktörü olarak konumlandığı bölgesel şartlarda, Türkiye’de devlet büyüklerini ve bürokratik unsurları hedef gösteren, yol ve yöntem tarif eden bir yazının kaleme alınması, aynı zamanda yazarın kimin ve kimlerin sesi olduğu ile de alakalıdır.
Venezuela ve İran’da devlet tepe kademesine yapılan nokta operasyonların algısı üzerinden dünyayı ve özellikle Türkiye’yi hedef almaya çalışan bu tür operasyon yazıları ve algısal imalar karşısında, “yeni dünya düzeninde” hakikatle imtihan ve hakikatin muhafazası, sadece kitabi bilginin ve aydın söyleminin değil, yaşayan bir miras olarak devletlerin de sorumluluğundadır.
Hakikatin kendisi kültürden ve tarihten azade değildir. Nevzuhur ve post-modern denilen, kalıcılığı cılız ancak güne dair tesirli kültürümsü hamlelerle hakikati karanlık bir cam fanusa kilitleme çabasının yeni iletişim araçlarıyla donandığı bu çağda, kendi kavram setlerimizle ve medeniyet fonksiyonumuzla yol almak son derece önemlidir. MİT Başkanı Sayın İbrahim Kalın’ın STRATCOM Zirvesi’nde yapmış olduğu konuşma, akademik ve felsefi değeri yüksek olmakla birlikte, aynı zamanda istihbarat ve güvenlik değeri de taşıyan ve değer katan bir nitelikle ele alınmalıdır. İstihbarat, güvenlik ve diplomasi üçlüsü, kendi kavram setlerimizle güçlendirilmediği ve konumlandırılamadığı takdirde, dışarıdan gelen kavramlara karşı alt başlıklar ve alt kavramlar olarak yalnızca taktik düzeyde kalacaktır.
Sayın Kalın’ın konuşmasındaki şu sözleri ayrıca alıntılamak isterim: “Türkiye dahil olmak üzere İslam dünyasının temel sorunlarından bir tanesi maalesef kendi hikâyesinin farkında olmamasıdır. Kendi kavram setiyle düşünememesidir. Kendi kelimeleriyle konuşamamasıdır. Hâlbuki ismini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz değildir. Başkalarının gramerini kullanarak kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız.”
Michael Rubin’in hedef gösterdiği devlet büyükleri arasında, aktif idari görevde olmayan tek ismin Süleyman Soylu olması da dikkat çekicidir. Soylu’nun, bizim hakikatimize dair kavram setlerini cesaretle siyasal bir dile dönüştürerek dile getirmesi kamuoyunun malumudur.
Sayın Soylu’nun açıklaması şöyleydi: “Alimallah, Müslümanlara yaptığı zulmün bir benzerini bize yapmaya kalkarsa; 300-400 bin şehit veririz ama Allah’ın izniyle İsrail diye bir memleket kalmaz!
Sayın Süleyman Soylu Hatay ile İsrail arasındaki mesafeyi işaret ederek yaptığı üstteki açıklama, aslında İsrail’e karşı basit bir askeri tehdit değil; zulmün tarihsel miadına dair bir ‘vakit’ hatırlatmasıdır. Zira adaletten sapan ve varlığını salt şiddet üzerine kuran yapılar için bu açıklama, bir stratejik son durak uyarısıdır. Nitekim tarihsel akış içerisinde miadını dolduran ya da zamanı gelen bir sistemin tasfiyesi, kaçınılmaz bir tabiat kanunudur. Bu duruş, aslında Batı’nın ve İsrail’in istatistiklerle ölçemediği, ‘şehadet’ kavramında vücut bulan o bükülemez halk iradesinin, bölgesel denklemi nasıl kökten değiştirebileceğine dair sarsıcı bir projeksiyondur.
Cumhuriyetin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesiyle temellenen Cumhuriyet vizyonu; bugün ‘Dünya 5’ten büyüktür’ iradesiyle, edilgen bir barış anlayışından, proaktif ve girişimci bir dış politika odağında yükselen adil küresel düzen çağrısına evrilmiştir.
Bu tarihsel derinliğin güncel özgüvenle harmanlanması, barışın ancak adaletle mümkün olacağına dair sarsılmaz bir inancın göstergesidir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki ‘Van Minüt’ çıkışıyla başlayan ve BM kürsüsünde yankılanan bu duruşu, hakikatin küresel ölçekte istikametini bulması açısından hayati bir öneme sahiptir.”
Varlığı bir enformasyona ve istatistik verisine indirgeyen Batı’ya karşılık, bizim hakikate dair iddiamız son derece önemlidir. Enformasyonun illüzyonlarına karşı hakikat, varlığın direncine sahiptir. Bugün Türkiye’ye her alanda düşen rol, hakikatin muhafızlığıdır.
Zamanın çökmesine karşı Heidegger’in işaret ettiği ‘miras ve gelenek‘ tarihsel bir süreklilikten sorumludur. Bugün bizim için varlık olgusu, yeni olan herşeyin hızı ve işgalciliği karşısında geçmişi referans alarak ; stratejiyi, güvenliği, istihbaratı, diplomasiyi ve daha fazlasını kendi kültürel kodlarımızla yeniden inşâ etme zorunluluğudur.
NETİCE
Bugün Türkiye’nin önündeki asıl mesele, sadece sınırlarını korumak değil; yalanın ve algı operasyonlarının dünyayı sardığı bir çağda, “hakikatin kalesi” olabilmektir.
Batı’dan esen ve zihinlerimizi bulandırmayı hedefleyen o kirli bilgi dalgasına karşı en büyük savunmamız, başkalarının bize biçtiği kaftanları reddedip kendi değerlerimize sarılmaktır. İstihbaratımızdan diplomasimize kadar her alanda öncelikle kendi ruhumuzla hareket ettiğimizde, dışarıdan gelen tehditler sadece boş birer gürültüye dönüşecektir. Bize karşı duyulan bu hazımsızlık, aslında Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde duran o sarsılmaz özgüveninden duyulan korkunun bir yansımasıdır.
“Dünya 5’ten büyüktür” dedikten sonra “…çünkü insanlık 5’ten büyüktür…” diye devam ederek yükselen bu ses, güçlünün haklı sayıldığı bir düzene karşı, gücünü hakikatten ve adaletten alan bir medeniyetin yankısıdır. Bu bağlamda, Sayın Süleyman Soylu’nun Hatay üzerinden dile getirdiği sarsılmaz “şehadet” vurgusu, basit bir askeri tehdit olarak algılanmamalı; Batı modernizminin ve rasyonalizminin istatistiklerle ölçemediği bir caydırıcılık doktrini ve zulmün miadının dolduğuna dair ontolojik bir ikazdır. Hakikatin muhafızları, enformasyonun illüzyonlarına karşı varlığın direncini savunmaya devam etmekle mükellefken; Türkiye, kendi hikâyesini başkalarının “grameriyle” değil, kendi kadim mirasının yaşayan ruhuyla yazarak geleceği bu sağlam istikamet üzerine inşâ edecektir.

